HER HAYAT DEĞERLİDİR
“Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu
devlet, koca cüssesi nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir
attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün
boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna
ediyorum. Ve eğer Tanrı sizi düşünerek bir at sineği daha göndermezse,
hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.” Güncelliğinden bir şey
kaybetmemiş olan bu sözler yaklaşık 2400 yıl önce Sokrates tarafından kendisini
suçlayan aristokratlara ve Atina’nın önde gelenlerine hitaben söylendi. O bu
sözleriyle birçok düşünürün, fikir adamının yaptığı gibi aydınlatma, toplumu
diriltme gayretinden bahsediyordu.
Sokrates’i bana çağrıştıran Steven Spielberg’in yeni filmi Casuslar Köprüsü
oldu. Avukat James Donovan’ın verdiği mücadeleyi izledikten sonra
adil yargılanma hakkının ihlal edildiği tarihi örnekleri anımsadım. Film soğuk
savaş döneminde adil yargılanma hakkı için mücadele eden bir avukatın çabaları
ve karşılaştığı zorlukları anlatıyor. Aslında filmdeki bir replik bu mücadeleyi
özetliyor; “Herkes savunulmayı hak eder, her hayat
değerlidir”. Geçmişte bu ilkeye riayet edilmeden alelacele idam
edilen (öldürülen) çok sayıda değerli insan oldu maalesef. İşte Sokrates bunun
en güzel örneklerinden. 70 yaşını aştığı sıralarda birçok taraftar bulmasını
kıskanan ve kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları düzenin eleştirilmesine
katlanamayan elit zümre tarafından, Yunan tanrılarını inkar, dine aykırı
hareket etme yeni bir din getirme ve gençleri düzene karşı ayaklandırma
ithamlarıyla mahkemeye sevk edilmiştir. Sokrates idam talebiyle yargılanırken,
fikirlerinden vazgeçmesi halinde bağışlanacağı bildirilmiş, ama o aynı
fikirlerini savunmaya devam etmiştir. Ölüm cezasına çarptırıldıktan sonra
yaptığı şu konuşma da kayda değerdir: “Ben, katillerim olan sizlere şunu
belirtmek isterim: Ben öldükten sonra, bana verdiğiniz cezadan daha ağırı
bekleyecek sizleri. Eğer insanları öldürmekle birtakım kişileri, kötü
yaşantılarınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Makul
ve şerefli bir kaçış yolu değildir bu. En kolay ve en asil yol, başkalarını
susturmak değil, kendinizi ıslah etmenizdir.” Bu sözler her dönemde zulme
uğramış fikir mimarlarının sesidir sanki. Zira tarihin her diliminde coğrafya
fark etmeksizin kurdukları düzenin bozulmasından endişe eden klikler, oligarşik
yapılar en küçük muhalif sesten dahi endişe etmişler ve bu sesi adeta
duyulmasından endişe ederek boğmaya çalışmışlardır. Ne ilginçtir ki bu tavır,
oluşturmaya gayret ettikleri yapının çürüklüğünü de ispatlar niteliktedir.
Maalesef sadece Sokrates değil bu duruma maruz kalan. Giardano Bruno’da
aykırı görüşler beslediği için Roma’da kazığa bağlanıp, diri diri yakıldı. Şu
sözler onun neden hedef tahtasına yerleştirildiğini açıkça gözler önüne
sermektedir; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça
ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet
arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla
karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın
kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” 1600 yılında Roma
Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp idamına karar
verildikten sonra söylediği sözlerde kararlı duruşunun devam ettiğini
görebiliyoruz ; “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz“. Elbette
o da isterdi adil yargılanmayı veya fikirlerinden dolayı cezalandırılmamayı.
Ancak insanlık tarihi boyunca birçok mütefekkir benzeri bir akıbetten
kendilerini koruyamamıştır. Kimi Sokrates ve Bruno gibi öldürülmüş, kimi ise
sürgün edilmiştir vatanından.
Bunun gibi vakalara batıda rastlamıyoruz sadece. İslam tarihinde de benzer
durumlar yaşandı maalesef. İmam Azam Ebu Hanife İslam dünyasında yetişmiş en
büyük âlimlerden birisi. Yaptığı hizmetleri ve yetiştirdiği talebeleriyle İslam
dinini iman, ibadet ve ahlak esasları üzerine bir bütün halinde tekrar duyurmuştur.
Talebeleriyle ders yaparken bir mesele ortaya atılır, tartışılır ve herkes
görüşünü söyler. En sonunda imam delil ve istinbat (fıkhi bir yöntem,
nasslardan hüküm çıkarmak anlamına gelmektedir) ile bir karara ulaşılmasını
sağlar, kararı veciz cümleler halinde yazdırırdı. İmam Azam Emevi ve Abbasi
saltanatına boyun eğmemiş, siyasal iktidara yönelik eleştirilerini ifade
etmiştir. Her iki saltanat döneminde de kendisinden şüphelenilmiştir. Halk
nezdindeki itibarından yararlanmak için ona kadılık görevi teklif edilmiş,
fakat o her iki dönemde de bunu reddetmiştir. Bu sebeplerden ötürü imam
hapsedilmiş ve işkenceye maruz kalmıştır. Ebu Hanife başka bir olayda da halkı
alenen ehli beyte yardıma çağırdığı için yine hapsedilmiş ve her gün
kırbaçlanmıştır. İmam 70 yaşında hapiste işkenceye ve eziyete maruz kalarak,
bir başka rivayete göre zehirletilerek öldürülmüştür. Devletin resmi görüşünü
onaylamadığı için hapis ve işkence ile zulmedilen Ahmet Bin Hanbel de idam
edilerek öldürülen bir başka fikir mimarı.
Bu yargılamaları veya doğru tabirle yargısız infazları okudukça adil
yargılanma hakkının tarih boyunca devletler tarafından dikkate alınmadığını
görüyoruz. Günümüzde demokrasi tarihte hiç olmadığı kadar benimsendi dünya
devletleri tarafından. İnsan haklarına riayet edilmesi için uluslararası
antlaşmalara imza attı devletler. Kurumlar oluşturuldu bu hakların takipçisi
olan. Artık böyle şeylere daha dikkat edilmesini bekliyor insan. Nasıldı
masalın sonu?
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Dönüp baktık, bir arpa boyu yol
gitmişiz!
Gitmiş miyiz?
Yorumlar
Yorum Gönder