Bir Tatlı Huzur


Şiirlere, edebi eserlere ilham olabilecek derecede hayranlık uyandıran kaç şehir vardır bilmiyorum, ancak bunların başında İstanbul gelir diyebilirim. Bu şehir için yazılan şiirleri okuyarak, dinleyerek büyüdüm. Okuduğumuz bu metinlere konu olan İstanbul kendisi bir şiirdir adeta, bu şehri olduğu gibi anlatmak yeterdi bir eser ortaya koymak isteyenler için. Nicelerini kendine âşık eden bu kadim kentle ilgili en çok kalem oynatan şairimiz kuşkusuz Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal’in “Ankara’nın İstanbul’a dönüşlerini severim.” deyişi onun İstanbul sevdasını anlamamız için yeterli olsa da,

 

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! 

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. 

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! 

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

 

 ifadeleriyle ile bu şehir Yahya Kemal’in şehri kanaati pekişir bizde. Necip Fazıl’ın;

 

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.” 

 

dediği, Atilla İlhan’ın Çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar” dizeleri ile anlattığıOrhan Veli’nin;

 

 Bu şehirde yağmur altında dolaşılır

   Limandaki mavnalara bakıp 

  Şarkılar mırıldanılır geceleri.”

 

mısraları ile bizi kendine çeken bu şehre hayranlık duymamak mümkün değildir. 

Şairlerin İstanbul’u bir ütopya mıydı, yoksa hayal miydi? Yaşadığım keşmekeş, boğucu iklim, beton tarlasına dönmüş sokaklar o şehre ait olamaz diye düşünürüm bu mısralara her göz gezdirdiğimde. O dönemlerde letafetine destanlar yazılan bu nazlı güzel, şimdi obez ve hantal bir ihtiyara dönüştü. Yirmi milyona ulaşan nüfusu ile bu metropolde yaşamak, kahir ekseriyet için sadece hayatta kalabilmek anlamına geliyor artık. İstanbul’da yaşayıp da boğazı görmeyenlerin sayısı ciddi boyuttadır. Yeşil alan yetersizliği, otopark ve trafik sorunu gibi kronikleşmiş dertleriyle bu şehir, sakinleri için ömür törpüsüdür. Açıkçası doğru düzgün bir pazar gezmesi bile lükstür İstanbullular için. Olurda ailecek bir mesire yerine gidip hava almaya karar verirsiniz. Hazırlanıp yola koyulduğunuzda verdiğiniz bu kararın ne denli büyük bir hata olduğunun farkında değilsinizdir henüz. Mesire alanına 3-4 kilometre kala uzunca bir otomobil kuyruğu istikbal eder sizi. Zahmetli bir bekleyişin ardından gişelerden geçip ormana giriş yaptığınızda derin bir oh çekip artık sefasını süreceğiniz vakitlerin pek yaklaştığı zannıyla yüzünüz gülmeye başlar. Ta ki Orman iç yolunda araç trafiği ile karşılaşıncaya kadar bu huzurlu dakikaların tadını çıkarırsınız. Yaklaşık kırk beş dakika kadar da milim milim ilerleyen bu kuyrukta vakit öldürürsünüz. Bu arada yol kenarlarında gelişi güzel park edilmiş sağlı sollu birçok araç eşlik eder bu yolculuğa. Yaklaşık ikişer metre arayla yerleşmiş piknikçilerin yaktığı mangalların dumanından teşekkül etmiş yapay sisin dağıldığı muhtelif anlarda ateş yakmayınız tabelası gözünüze çarpar. Bu dumanlı ve yoğun ortamda bir ağaç altı bulup da oturabilenler kendilerini şanslı addediyor olmalılar ki her birinin yüzünden, anlam vermekte zorlandığınız bir mutluluk ve sürur okunmaktadır. Bir nebze hava almak ve huzur bulmak için çıktığınız bu ufak çaplı seyahatten yorgunluğunuz ve stresiniz artmış bir şekilde dönmek durumunda kalırsınız. Hâsılı bu şehirde yapacağınız her türlü sosyal ve kültürel gezi için ciddi bir planlama ve fizibilite yapmaya mahkûmsunuz. Gününü, saatini, mekânını, gidişini, dönüşünü kısacası her bir şeyini öncesinden uzun uzun tetkik edecek ve düşüneceksiniz ki ağız tadıyla dolaşıp, bir nebze huzur bulabilesiniz.

İstanbul zor şehir azizim. Lakin onu zorlaştıran birazda biziz, zira kural tanımadan bu güzel şehre önce evlerimizi kondurduk, planlama ve alt yapı hak getire, biz onları takip edeceğimiz yerde onlar bizi takip ettiler yıllar boyu. Sonrasında bizim kondurduğumuz evlerin arasından sokakları geçiriverdiler. Adı mahalle olsun diye de bir cami kondurduk. Ona da eyvallah deyip bu tapusuz hanelere elektrik ve su bağlamayı ihmal etmediler. Bu şehri böyle böyle mahvettiler. Sebahattin Ali’nin 1940’da yayınlanan ‘İçimizdeki Şeytan’ romanında geçen bir gece gezintisi sahnesi vardır ki, Beyoğlu’ndan Mecidiyeköy’e doğru hareket eden aracın alabildiğine tenha, ürperti veren ağaçlıklı bir yoldan Büyükdere’ye ilerleyişini anlatır. İlginç olan bahsi geçen bu şehrin her seçim öncesi göz yumulan yeni yapılanmaları yüzünden, bugün İzmit ve Tekirdağ ile bütünleşmiş olmasıdır. 

İstanbul’da yaşamak için (!) sinir sisteminiz bir nebze güçlü olmalı, sabırlı olmalısınız ve biraz da sadrınız sineniz geniş olmalı ki trafikte, kuyruklarda kaybedilen uzun saatlerinize yanmayasınız. Sevgili İstanbullu hemşerilerim biz bu hayatı yaşıyormuş gibi yapıyoruz kısacası. Ne havası hava, ne suyu su… Ferah bir ev bulup oturanların oranı yüzde yirmiyi geçmez kalanı ya güneş almayan ya da birbirine omuz vererek ancak ayakta kalabilen binalarda nefes alıp veriyorlar. Şikayetlenecek çok şey var elbette. “Peki ya neden duruyorsun burada? Çekip gitsene.” diyorsanız haklısınız. Bu şehrin birçok sakini Egenin ya da memleketin her hangi başka bir köşesinin küçük bir kasabasının küçük bahçeli bir evine yerleşme hayali ile yaşar. Lakin terk edemez burayı. Bırakıp gidemez çoğu. Son nefesini burada verir ve sağlığındayken yapamadığını vefatından sonra yaparak memleketine gömülür. Ne İstanbullu ne de İstanbulsuz olur kısacası. İstanbul yalancı cennettir çoğumuza. Aldatır bizi, boyar gözümüzü. Yahya Kemal’leri, Necip Fazıl’ları kandırmış bu yaman şehir ki bizi de alt eder elbette. Her şeye rağmen mehtaplı bir gecede, yüksek bir tepesinden o güzel gerdanlığa, boğaza bakanlar kısa bir süreliğine de olsa unutuverir dertlerini. Bu şehir bir kez daha kendine bağlar gönüllü kölelerini. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KRAL AGAMEMNON VE ÇANAKKALE

Geç Kalmış Bir Pandemi Yazısı

İNSANLIK ÖLDÜ MÜ?