Buhran Devirlerine Dönüş
Buhranların üst üste geldiği bir
döneme denk gelmiş olmak talihsizliğini tadan tarihteki birkaç nesilden
birisiyiz zannediyorum. Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası kitabını okurken şu
dikkatimi çekmişti, yaşanan toplumsal bunalımlar bireylerin ruhları üzerinde
ciddi bir çalkantıya sebep oluyor. Böyle dönemlerde insan kendini
sıkışmış, nefessiz kalmış gibi hissediyor. Böyle hissettiren en temel şey güven
hissinin zedelenmesi kuşkusuz. Devlete, adalete ve bir takım temel kurumlara
duyulan güvenin sarsılması insanın altından zemini çekmek gibi bir duruma yol
açıyor adeta. Yaşanan ekonomik ve siyasi krizlerden dolayı bunalan insan, bir
de duracağı sağlam bir zemin bulamazsa yaşamdan ümidini kesiyor. İlginç bir
şekilde, hakkında hiçbir bilgiye sahip olunamayan, insanoğlu için tam bir
muamma olan ölümü kendine daha yakın ve güvenli bir liman olarak görmeye
başlıyor.
İkinci bir yol daha var aslında ki bu
daha kolay ve zahmetsiz bir yol nispeten; mevcut konjonktüre uyumlanma,
muktedirlerin jargonu ile konuşma, onların kafası ile düşünme, onlarla aynı
saflarda yer alma. Bu bir yerde insan olmaktan da vazgeçmek anlamına geliyor,
zira seni farklı kılan inancından, fikrinden, yaşam tarzından vazgeçip tek
tipleşmeye razı olmayı gerektiriyor. Adaleti ayakta tutanlardan olamamak,
rüzgârın estiği yöne doğru ilerlemek elbette insaniyetten vazgeçmeyi tercih
etmekle eşdeğer. Tarih boyunca farklı şablonlarından da bildiğimiz üzere, bu
sert rüzgâra rağmen kendi kalabilen ilk gurup hep azınlıkta olagelmiştir. Ruhi
ızdıraplar çekmiş, konforundan ödün vermiş lakin insan olmanın onurunu
korumuşlardır. İki dünya savaşını iliklerine kadar yaşamış, faşizmin vahşetine
maruz kalmış, yurdundan yuvasından uzaklaşmak zorunda kalmış Zweig ve onun nesli
zor sınavlara peşi peşine maruz kalmışlar ve bu o dönemin eserlerinde ciddi bir
etkiye sahiptir. Dönem sanatçılarının eserlerine bakarsak ümitsizlik,
karamsarlık, hayattan ziyade ölümü tercih baskın konulardır. Buna sabredebilen
yüksek ruhlar ikinci dünya savaşından hemen sonra, dünya tarihinde nadir
görülen bir dönemi ‘Pax Europeana’yı inşa edebilmiştir. Zweig bu neslin bir
örneği sadece, onun dışında da birçok hassas ruh bu duruma maruz kaldı elbette.
Kütüphaneler buna şahitlik eden eserlerle doludur. Bugün de böyle bir iklim
yaşanıyor maalesef. Sosyal medyada denk geldiğim bir uzmanın şu sözleri oldukça
manidardı; “2.Dünya savaşından sonra ilk defa bir nesil annesinden
babasından daha kötü ekonomik koşullara sahip olacak. ”Neden böyle oldu
peki. İnsanoğlu bile isteye daha önceden bildiği böyle bir batağa neden
saplandı. En önemli sebebi şudur belki de; adaletin çiğnendiği, Nepotizm’ in
yaygınlaştığı her yerde olduğu gibi güven ortadan kalktı ve sosyal alanda
yaşanan bu buhranlar kaçınılmaz olarak peşinden ekonomik buhranı getirdi. Kendi
cehennemimizi ellerimizle inşa ettik. Az veya çok neredeyse herkes odun taşıdı
bu ateşe. Ve ilahi kitapta dediği gibi ateş herkese dokundu.
İnsanlık bir döngüye girmiş
gibi belli periyotlarda bu anafora kapılıyor. Dünya yeni bir savaşın sathı
mailine girmişken, ülkemizde hala bir kör dövüşü yaşanıyor. Bu memleketin
evlatları ise bir mengenenin iki taraftan sıkıştırması gibi her yandan
kuşatılmış ve sıkışmış hissetmeye devam ediyor. Bu fırtınalar dinecek ve deniz
durulacak elbette. Hep öyle olmuş zira hiç bir saltanat, hiç bir kötülük
süreklilik arz etmemiş. İyi veya kötü her şeyin bir sonu olmuş. Sakinleşen
ortamda geriye dönüp baktığımızda ıztırap çeken asil ruhların ortaya koydukları
müthiş duruş ise yâdı cemil olarak dillerde kalmış, bunu bir kere daha
göreceğiz inşallah.
Yorumlar
Yorum Gönder