Kayıtlar

Kaplanın Sırtında Bir Sultan

Resim
Şehzade Abdülhamit, 1868 Kızıl Sultan mı? Ulu Hakan mı? İnsanı ve hele hele tarihi şahsiyetleri ele alırken ya siyah ya beyaz mantığı ile düşünmek, onları belli kalıplara oturtmaya çalışmak oldukça tehlikeli bir yöntemdir. İnsan gibi girift bir varlığı tek bir boyuta indirgemek zannediyorum onu anlamanın önündeki en büyük engel olacaktır. Kimi kastettiğimi anlamış olmalısınız. Modernleşme tarihimizin kilometre taşlarından Tanzimat Fermanı’nı, Mustafa Reşit Paşa’nın gayretleri ile ilan eden Sultan Abdülmecid’in, sırayla tahta geçen dört oğlundan ikincisi Sultan II. Abdülhamid’den bahsediyorum. Üzerinde en çok polemik yaratılan tarihi şahsiyetlerin başında o geliyor şüphesiz. Yaptırdığı saat kuleleri, okullar ve daha birçok eseri ile bir döneme damgasını vuran, son muktedir imparator Sultan II. Abdülhamid, hem Türkiye’de hem de Avrupa’da, hakkında en çok kalem oynatılan Osmanlı hükümdarıdır zannediyorum. Hakkında yayınlanan yeni bir kitap bu tartışmaları olması gereken noktaya taşıma idd...

Buhran Devirlerine Dönüş

          Buhranların üst üste geldiği bir döneme denk gelmiş olmak talihsizliğini tadan tarihteki birkaç nesilden birisiyiz zannediyorum. Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası kitabını okurken şu dikkatimi çekmişti, yaşanan toplumsal bunalımlar bireylerin ruhları üzerinde ciddi bir  çalkantıya sebep oluyor. Böyle dönemlerde insan kendini sıkışmış, nefessiz kalmış gibi hissediyor. Böyle hissettiren en temel şey güven hissinin zedelenmesi kuşkusuz. Devlete, adalete ve bir takım temel kurumlara duyulan güvenin sarsılması insanın altından zemini çekmek gibi bir duruma yol açıyor adeta. Yaşanan ekonomik ve siyasi krizlerden dolayı bunalan insan, bir de duracağı sağlam bir zemin bulamazsa yaşamdan ümidini kesiyor. İlginç bir şekilde, hakkında hiçbir bilgiye sahip olunamayan, insanoğlu için tam bir muamma olan ölümü kendine daha yakın ve güvenli bir liman olarak görmeye başlıyor.            İkinci bir yol daha var aslında...

Bir Tatlı Huzur

Şiirlere, edebi eserlere ilham olabilecek derecede hayranlık uyandıran kaç şehir vardır bilmiyorum, ancak bunların başında İstanbul gelir diyebilirim. Bu şehir için yazılan şiirleri okuyarak, dinleyerek büyüdüm. Okuduğumuz bu metinlere konu olan İstanbul kendisi bir şiirdir adeta, bu şehri olduğu gibi anlatmak yeterdi bir eser ortaya koymak isteyenler için. Nicelerini kendine âşık eden bu kadim kentle ilgili en çok kalem oynatan şairimiz kuşkusuz Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal’in  “Ankara’nın İstanbul’a dönüşlerini severim.”  deyişi onun İstanbul sevdasını anlamamız için yeterli olsa da,   “ Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!   Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.   Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!   Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”     ifadeleriyle ile bu şehir Yahya Kemal’in şehri kanaati pekişir bizde. Necip Fazıl’ın;   “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye topra...

YENİDEN DOĞUŞ

  "Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor." Şükrü Erbaş          Soğuk bir mart akşamında, Ramazan ayının ilk orucunun verdiği o tatlı mahmurlukla, iftara yetişme telaşındaki insanları yara yara eve gidiyorum. Hava berrak ve açık, hafif esen rüzgâr ile yüzüme vuran tatlı serinlik, allak bullak olan zihnimin yansıdığı yüz ifademi bir nebze de olsa değiştirmeyi başarıyor. Üzerimde hem kendi hayatım adına, hem de ülkem adına bir devrin kapanıyor oluşunun verdiği yorgunluk ve yıpranmışlık var. Aynı zamanda bir bilinmeze adım atmanın telaşı ve korkusu da benliğimi alabildiğine kaplamış durumda. Geldiğim noktada mesleki anlamda iştiyakını yitirmiş, enerjisini tüketmiş, ideallerinden uzaklaşmış bir canlı cenaze hüviyetinde olduğumu fark ediyorum. Bu durum bir doğumun habercisi. Bir kabuk değişiminin.       İnsan kaç kere doğar bu hayatta. Doğum sadece anne karnından dünyaya gelme safhamızı...

HALETİ RUHİYE - 3

"Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan  ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir  ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar."                                                                                                                                                        ...

HALETİ RUHİYE - 2

      Gün ışığı yavaş yavaş yükseliyor karşıdaki tepenin ardından. Hava soğuk. Sokaklar boş. Yağmur küçük damlalar halinde ve alabildiğine nazlı düşüyor yere bir Cumartesi sabahında. Elinden gelse havada asılı kalacak sanki. Bir kasvet var havada. İçimdeki mi dışarı vuruyor, dışardaki mi beni içine çekiyor bilemiyorum. Nedir bendeki bu hal. Sığamıyorum kabıma, ruhum bedenimden taşmaya çalışıyor adeta. Ruhum bedenimde hapis. Kurtulmak istercesine çırpınıyor.       Yola çıkıyorum. Yüzleri asık ve yetişme telaşındaki insanları görüyorum. Nereye yetişmeye çalışıyor bu mutsuz insanlar. Mutluluğu bulmanın telaşında olabilirler mi? İnsan mutluluğu ararken asık suratlı olmaz lakin. Güzeli arayan neden üzülsün? O halde neden böyleler o insanlar. Ne aradıklarını bilmiyorlar belki de. Sebebini bilmiyorlar, benim gibi, kendilerindeki bu halin.  İnsan bir muamma, ne soğuğu sever, ne sıcağı. İllaki ılık olacak. Çok çalışsa sıkılır, çok dinlense sıkılır. Ne...

HALETİ RUHİYE - 1

  Hava soğuk, bir ürperti var içimde. Bilmiyorum rüzgar mı içimi titreten yoksa yalnızlık mı.  Kalabalıklara karışıyorum, yalnızlığımı bastırmak için, unutmak için. Topluluklarda kaybolmak mıdır bunun devası derken, tam o esnada tanıdık bir koku vuruyor genzime. Isıtıyor içimi. Bakıyorum sağıma soluma. Koku bilindik, bizden, lakin suretler alabildiğine düşman, ben alabildiğine yalnızım. Dostu hatırlatıyor bana, dostluğu.. Her bakışta eriyor ümitlerim. Her bakış bir hüsran. İnsan denen nesne bu mu? Aciz mi bu kadar? İlk fırtınada yıkılacak, derme çatma bir gecekonduyum adeta. Hangi fırtına merhamet eder böyle bir nesneye. Fırtınalar acımasızdır, eser alabildiğine, bakmaz elbette ne olup bittiğine. Onun görevidir esmek ha esmek. İnsanın görevi nedir peki? Yıkılmak ve doğrulmak.. Sonra tekrar ve tekrar etmek bu döngüyü. Ta ki    nefes tükenene kadar. İnsanı güçlendiren bu belki de. Yıkılmak.. Zaaflarını görmek ve yıkılmayacak şekilde yeniden inşa etmek kendini. Sonra um...

Geç Kalmış Bir Pandemi Yazısı

Resim
              - Bu yazı 23.Mart.2020 tarihinde yazılmıştır. -  Çinliler birisine beddua edecekleri zaman “İlginç zamanlarda yaşayasın” mealinde bir cümle kurarmış. İlginç zamanlarda yaşıyoruz vesselam. Neler olduğunu tam olarak anlamlandıramadığımız, gidişatı kestiremediğimiz, başımızın bela ve musibetten dur olmadığı tuhaf bir dönemdeyiz. 2020 yılının ilk 3 ayını geride bıraktık sayılır. Depremleri, orman yangınlarını, çığ felaketini ve pandemi yani virüs salgınını 3 aya sığdırmayı başardık. Bi göktaşı kaldı o da gelirse tam olacak diyesimiz geliyor ki Nasa, gezegenimize bi göktaşı çarpma ihtimalini açıklıyor. Evet şaka gibi, ama değil. O nedenle ilginç zamanlarda yaşama tabiri tam bize denk düşüyor galiba. Yaşadığımız bu kadar olay arasında özellikle korona virüsünün ortaya çıkması ve bir salgına dönüşmesi hayatımıza en etki edeni oldu diyebilirim. 23 Mart itibariyle tüm dünyada bir numaralı gündem korona. Ülkelere göre ölen ve enfekte olan i...

Vicdan Zorbalığa Karşı

Resim
  “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde savaşır der Seneca. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan, bize değil talihe alt olmuştur; yenilmiş değil öldürülmüştür. En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman…”  Stefan Zweig’ın Vicdan Zorbalığa Karşı kitabı Montaigne’e ait bu sözlerle başlıyor. Montaigne’in de hayatta olduğu bir dönemde, Reform hareketleri yeni başlamış, Luther ve arkadaşları Katolik kilisesinin ve engizisyon mahkemelerinin yaptığı zulümlere bayrak açmışlardır. Ancak içlerinden birisi Calvin bu defa Protestanlık uğruna aynı işkenceleri ve cinayetleri işlemeye başlamıştır. Zweig bu eserinde, Calvin’e karşı durabilmiş, fikrin namusunu korumak için hayatını ortaya koyabilmiş olanlara yer veriyor ve onların bu erdemli duruşlarına tarih huzurunda şahitlik ediyor.    Jean Calvin             Calvin Protestanlığın önder din adamlarından biridir....

KRAL AGAMEMNON VE ÇANAKKALE

Resim
  Bahriye Nazırı Rauf Bey 27 Ekim günü Limni adasının Mondros limanında demirli bulunan Agamemnon zırhlısına ayak bastığında Osmanlı devleti savunma hatları çökmüş, yüz binlerce askeriyle birlikte topraklarının büyük bir kısmını da kaybetmiş bir devlet durumundaydı. Osmanlı Devleti’ni savaşa sürükleyen İttihat ve Terakki partisi istifa etmiş, barış yanlısı Ahmet İzzet Paşa hükümeti yeni kurulmuştu. Yeni hükümetin Bahriye Nazırı Rauf Orbay dört gün süren müzakerelerin ardından 30 Ekim 1918 günü akşam saatlerinde Mondros Ateşkes Antlaşmasına imza attı.                     Romalılara ait eski bir atasözünde şöyle der; “Tarihlerini bilmeyenler, hep çocuk kalırlar” .   Tarihini bilenler çocukluktan kurtulmayı başarmış ve büyük medeniyetler kurabilmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli bir rol üstlenmiş olan, maneviyat dünyamızın büyüklerinden Şeyh Edebali’nin ifade ettiği bir söz d...

İNSANLIK ÖLDÜ MÜ?

Resim
“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!”                                                                                                                                   Tekvir suresi / 8 – 9      Schindler'in Listesi’nde dikkatimizi çeken kırmızı paltolu kız filmde en dikkat çekici imgelerden birisiydi. Onu bir kez Nazi askerlerinden kaçıp yatağın altına saklanırken, bir de filmin sonlarına doğru yakılmaya götürülen cesetler arasında görüyoruz. Siyah - beyaz olan filmi renklendiren tek şey bu küçük kızın masumiyetidir adeta.  Aslında film tarihin her diliminde örneği görülebilecek bir vakayı...